Taş
Byproduct*45
(2026 Mart’ta yazdığım bir öykü)
Dün akşam bir şey yazacaktım, unuttum. Unutma sebebim, yazacağımı yazmak isteme sebebimle aynı. Bizi yazmaya iten şeylerin anın içindeki varlığı ve bu varlığın gücü, eğer yazılmazlarsa onları unutmamıza sebep olanla aynı varlık, aynı güç. Belki neyi yazmayı unuttuğumu yine yazarak bulabilirim. Şimdi tam da bu yüzden yazacağım.
Fakat henüz şimdiden biliyorum ki bulacağım şey bir zamanlar yazacak olup da unuttuğum şey değil, bambaşka bir şey olacak. Ve bu yeni bulacağım şey, unutulmuş olan unutulmuş olduğu için ortaya çıkmış olacak, onun izlerini taşıyacak.
İşte tam da bu şekilde insanın ne kendi hikayesine, ne kendi kelimelerine ne de kendi hafızasına hükmedemeyeceği sonucuna varıyorum. Bırakın unutulmuş olan unutulmuş olsun. Onun yerine gelecek her şey onun anısına varolacaktır zaten. Anın, her an her şeyi yeniden ve yeniden yaratabilme potansiyeline güvendiğimiz sürece kaybolup gitmeye dair olan korkumuzun kendisidir asıl kaybolacak olan.
Çeşitli boy ve kesimlerde kristal kadehlerin, tokuşturulduklarında çıkarttıkları sesler ile evin farklı köşelerinde bulunan sehpa, masa gibi irili ufaklı yüzeylere içleri yarı dolu bir şekilde terkedilmiş olmalarının çıkarttığı sessiz manzara iç içe geçiyor. Bu akşam ben de kendimi aynı anda hem ağzına kadar dolmuş hatta taşmaya yer arayan, hem de eriyen buzunun son damlaları dahi çoktan yudumlanmış bomboş bir bardak gibi hissediyorum. Fakat işte her türlü biraz nemliyim.
Akşam, bugünümden daha ziyade çocukluğumla ilgili. Kutlama halinin, herhangi bir kutlamanın herhangi bir halinin hep diğer yüzünü, yani kutlanan şey pahasına üzerine basılanların tarafını da görebilen bir çocukluk yaşamıştım herhalde. Akşam boyunca bunun, veya iyiyle kötüyü ayıran herhangi başka bir önermenin, hatta böyle ayrımları yapacak herhangi bir çizginin orada olup olmadığını düşündüm; çünkü artık onu (yani beni, diğerlerini, yani bizi, işte diğer yüzünü, bizim yüzlerimizi) görebiliyor, gördüğümü biliyor ve ben de kendimce bu gerçeklerle beraber adeta bir kabulleniş töreni gerçekleştiriyordum. Etrafımdaki kalabalığa rağmen benimki tek kişilik bir kutlamaydı, törenimde okunan şiirleri oradaki kimse anlamayacak, sahnelenenler kimse tarafından alkış tutmaya değer görülmeyecekti. O akşamki kutlamaya ancak bu şekilde katılabilirdim; kutlamanın artık hiçbir zaman herkes için bir kutlama olamayacağını kabul etmemi kutlayarak.
Orada benden başka kimse bir taş yutmuş gibi durmuyordu. Gecenin ilgi odağı çiftinin her hamlesinin etrafında üşüşenlerin en dış halkasından, eşiğinden, pervazından, aynı evin içinde ne kadar uzak olunabilinirse o kadar uzağından onları seyrediyordum. Akşam boyunca içimdeki taşla konuşup durdum. Onu daha iyi duyabilmek için olup bitenlerden hep biraz uzakta durmam gerekti. Aramızdaki diyalog koyulaştığı zamanlar dışarıya takındığım gülümsemeyi sürdürmeyi unuttum. Taşa bunca zaman öyle söylemem öğretilmiş olmasına rağmen bu sefer ona hiç git buradan demedim.
Taş şaşırmış ve ne güzelsin, hep güzeldin, artık bu dünyada yalnızca sen ve ben varız gibi şeyler diyemesem de öyle söylemek istediğimi anlamış olacak, o da ilk defa bana gülümsedi. Dolayısıyla akşam boyunca sadece bana darısı başına dendiğinde değil, taşın bana gülümsemesine de gülümserken buldum kendimi. Sonuç olarak akşamın geri kalanında bir şekilde hep gülümsedim — taşa değil de onlara olabileceğini varsayacak olanları fark edip gülümsemeyi bıraktığım nadir anlar dışında.
Babamı o akşam uzun bir süre sonra ilk defa yaşlarını silerken gördüm, yaşlarını göremedim ama. Bu bile belki kendi içinde biraz gülümsemek için bir sebepti, fakat o esnada ben de kendi yaşlarımı silmekle meşguldum. Demek her şeye rağmen hala bizi duygulandıran bazı ortak şeyler vardı. Taş da ben de şaşkındık. Bu belki günün birinde diğer başka şeylerde de ortaklaşabileceğimiz anlamına gelebilirdi.
O akşam ilk defa en çok yuttuklarımı, tuttuklarımı sevdim; kadehleri dolduran içkileri değil, servis edilen çeşit çeşit çikolatayı değil, sebeb-i toplaşmamız olan, sevginin onları bir araya getirdiği ve bu sebeple de bizi bir araya getiren mutlu çiftimizi hiç değil. En çok bedenimin midemle akciğerlerimin arasında ona özel olarak yarattığı boşlukta rahatça oturan ve beni bir an olsun yalnız bırakmamış olan taşımı sevdim. Kendimi o akşam ilk defa korkmadan hareket ederken gördüm. Yani bunun mümkün olduğunu.
Korkmadan hareket edebilmenin de bir bedeli vardı, bunca zaman taşa yönelttiğim ürkek ama koşulsuz kabul bakışlarının sonucunda ortaya çıkan o hisle de aynıydı. Son aylarıma eşlik eden, hemen hemen her anda, tüm neşeye rağmen ve hatta işte onunla birlikte el ele vermiş o hisle de aynıydı. Midemle akciğerlerim arasındaki boşluğun nemli mağarasında yankılanan, yankılandıkça derinleşen, derinleştikçe de gerçekliği sorgulanamaz hale gelmiş bir hüzün. O akşam ve ondan önceki tüm diğer akşamların hüznü. Canım hüznüm.
Taşın hüzne, hüznün de taşa dönüştüğü, fakat bu dönüşüm hareketliliğinde aslında istedikleri diğer tüm şeylere bürünebilme özgürlüklerinin olduğu, ve taşın taş, hüznün de yalnızca hüzün olma hallerinde sıkışıp kalmayabildikleri bir oluş halinde yaşıyordum artık hep beraber. Önce taş mı geldi yoksa hüzün mü anlaşılmasın diye, ikisi de ne zaman bir kurşun atılacak olsa gerçeğin ortaya çıkmasının üstünü örtmeye çalışırcasına kendilerini bir diğerinin önüne atarak feda ediyorlardı. Ben de onların bu kararına saygı duymayı öğreniyordum. Aldıkları bu kararın hepimize iyi gelmesini istiyordum. İkisinin de orada oluşu, içimde oluşu, artık bu kabul, kutlama ve işte aslında korkma, kusmayı isteme, kaçma, kurtulma, korunma, korunmayla beraber kabul etme ve kutlamayı kolaylaştırmıştı. Kolaylaştırma. Kutlama. Tebrikler. Artık ne taşınız ne de siz, yalnız değilsiniz.
Belki de taşım, bir midyenin uzun yıllar ağzını açmadan içinde büyüttüğü inci gibi bir şeydi. Bence bu yüzden midyeler de hüzünlü canlılardı. Üstelik günü geldiğinde incileri onlardan sökülüp alınıyor ve hüzünlü insanların boynuna kolye niyetine diziliyordu. Kolyeyi takan kişi yeteri kadar hüzünlenirse de bir gün kolye kopuyor (veya işte kopartılıyor), inciler yere dağılıyor, yerden sekerek dört bir yana yuvarlanıyorlardı. Yatak altı veya komodin arkası gibi ücra köşelere dağılan incilere bir daha ulaşılamıyordu. Gözün seçebildiği diğer tüm inciler ise bir telaş halinde yerden toplanıyor, bir gün yeni bir ipe dizilmek üzere bir kenara ayrılıyordu. Kolyeyi takan kişinin hüznü eğer çok büyükse, belki inciler sonsuza kadar düştükleri yerde kalıyorlardı. Olan midyeye oluyordu.
İşin ilginç tarafı, o akşam da yere dağılan inciler vardı. Mutlu çiftin yüzüklerini birbirine bağlayan ipe dizili inciler, yüzüklerini onlara takan kişi ipi kestiğinde ahşap parkeye kendilerini bırakmışlardı. Yeni adet böyleymiş. Gülümseyen suratlara, alkışlayan ellere ve dolan gözlere rağmen taşım bana tüm bu olan bitenin yeni bir şey söyleme kaygısı gütmediği için pek de özgün olmayan bir koreografiden ibaret olduğunu hatırlatıyordu. Rahatlamıştım.
Midyenin işi hiç kolay değildi. Annem zorlanıyordu. Taşım artık rahatı bozulmasın istiyordu. Babam ne istiyordu bilemiyorum. Ben, ben sadece onlar gibi olmamak istiyordum.
Tahminlerim doğru çıkmıştı. O akşam topuklu ayakkabı ve parlak elbiseler giyenlerin tarafında olamamıştım. Üzerimdeki kahverengi ceket, takım elbise giyen tarafın ceketlerine de benzemiyordu. El sıkıştığım herkesin yüzünden sanki bunları onaylar türden bakışlar okuyordum. Günlük yüzüklerim dışında başka bir şey takmamıştım. Saçım yapılı değildi. Kapatıcı dahi sürmemiştim. Arada belki tazelerim diye yanıma bir ruj almıştım. Tazelememiştim. Siyah bol pantolonumla siyah bağcıklı ayakkabılarım arasında yalnızca oturduğumda belirsin diye tül kumaştan beyaz bir çorap giymiştim. Ve yine oturduğum vakitlerde, pantolonum fazla sıyrıldığında, yanlış birinin bacaklarımı görmesini istememiştim. Yolda arabada annem neden başka bir şey giymedin diye sorduğunda da şu basit cevabı verememiştim: Henüz kutlama kostümümü oturtamadım.
Akşamın geri kalanında bir dizi başka teslimiyet ve dehşet gerçekleşti. Başka başka koreografiler sergilendi. Aynı kolyeye sırayla dizilmiş boncuklar gibi. Bazıları birer inci gibi saf ve parlak, diğerleri ise birer kaldırım taşı kadar kirli ve yorgun. Tek tek dizdim onları ipe. İşin ilginç tarafı, o akşam gelini süslemek için sıraya giren güruhun arasına ben de sıkıştırıldım. Sıra bana geldiğinde arkasına geçtim. Saçını nazikçe öne doğru atıp kısacık tırnaklarımla açtığım minicik kolye kilidini halkaya tek seferde geçirdim.
Etrafta koşuşturan çocuklar kayıp düşmesin diye inciler yerden çoktan toplanmıştı. Kadehler, çay bardakları, kağıt tabaklar ortalıktan kalkmıştı. Belki yalnızca yüzde onu yenebilir kocaman pasta, çoktan kesilmişti. İnsanlar birer birer gitmişti. Kapıda elime üzerinde üç tane lavanta kesesi sıkıştırılmıştı. Kollarındaki lastiğin pamuklandığı montumu sırtıma geçirip çıkmıştım evden. Sokağa inip arabaya oturduğumda, sadece yazmak istemiştim.
Olayları insanlar bazında değil de objeler bazında anlatıyor olmak da, yine olan bitenin varlığını, bu varlığın gücünü ve bu gücün ne yaptığını anlatabilmek için bir kaçış aracıydı. Fakat her anlatı, hemen hemen, bir kaçıştı. Fakat kaçış, işte tam olarak böyle anlarda, neyden kaçıldığı nezdinde değil de nereye doğru kaçıldığı nezdinde düşünüldüğünde, bir hayatta kalma yöntemiydi. Çünkü insanları, çehrelerini, temsil ettikleri şeyleri anlatmak şiddeti tekrar tekrar yaşatıyordu anlatıcıya. Sonra tüm bunlar önemsizleşiyordu. Önemsiz oldukları için önemsizleşiyorlardı. Bu başka türlü nasıl anlatılır bilmiyordu.
Bir gün onun sevgisinin de kalabalıkları bir araya getirebildiği bir akşamın içinde olabilmeyi hayal ediyordu; midyelerin incilerini sonsuza dek saklayabilme iznine sahip oldukları engin denizler, taşın kendi ağırlığını unutup uçabildiği cesur zamanlar ve önceden yazılmamış türden anlatılar. Gücü artık hepsine yetiyordu.



