yaş gibi
Byproduct*41
Bir süre önce olmuştu dediğim bir sürü şey bir sene önceye ait çıkıyor. İnanamıyorum. Birisi bana beş sene önce yaptığım bir şeyi anlatıyor, hayal meyal hatırlıyorum. Zaman algıma ne oldu bilmiyorum. İlk içgüdüm yaşça büyüklerime sormak: büyüdükçe böyle mi oluyor? Ama sormuyorum.
Sanki yanımdaki sandalyede oturmuyormuşsun gibi, karşımdakine bakarak alenen senden bahsediyorum. Ama güzel şeyler söylediğim için beni affedersin diye düşünüyorum. Orada olmana rağmen üçüncü kişi oluşun, ölçeğine dair bir şeyler söylüyor. Senden ayrı bir sen var, bende olan, veya işte, öylesine büyük, hiçbirimizde. Onun nerede yaşadığını herhalde bir de benden duy istiyorum. O esnada ben, yanımdakine (sana) ve karşımdakine (ona) bir şeylerin kelimeleştiği, sözcüklere döküldüğü ve konuşulduğu takdirde büyüsünün gidişini deneyimlediğimi anlatıyorum. Komik. Bu paragraf da, bu doğrultuda, yukarıdakinde olduğu gibi, “Ama anlatmıyorum” diyerek bitmeliydi.
Akşam evdeyim. Gözlerim doluyor. Eve geldiğimden beri bizi düşünüyorum. Hâlâ içinde olduğum şaşkınlık hali bir yanda, olmam gereken yerde olduğumu bildiren içgüdü diğer bir yanda, duygusal bedenimin yüzey ölçümünü ben büyüdükçe sağa sola çekiştiriyorlar. Bununla beraber biz dediğim şeyin kapsadıkları da genişliyor. Özneler yüklem, yüklemler nesne, nesneler de özne gibi davranmaya başlıyor.
Bir saat almışsın, pilini takıyorsun, kendi kendine çalışıyor. Bugünlerde kendi kendine işleyen aygıtları bulmak, gündelik hayata katmak, hatta onlara güvenmek kolay değil. Hak veriyorum da, çünkü mesela bu saat, bana aldığın, her altmış dakikanın on dakikasında saati yanlış gösteriyor. Bu seni üzüyor. Ama beni zerre üzmüyor, sinirlerimi bozmuyor, veya kendi kendine çalışan aygıtlara olan güvenimi sarsmıyor. Bilakis, zamanın insan yaratımı olduğunu hatırlamayı çok seven birisi (ben) için harika bir hediye olduğunu düşünüyorum. Zamanı yanlış gösteren saatlere rağmen büyüyorum. Bak, hem bu bozuk saat, hem cümlenin yer değiştiren ögeleri, hem de aslında bunların herhangi birini anlatmaya kalmamış mecalim, bunun kanıdı.
-Büyüdükçe böyle mi oluyor?
-Anlamadım, ne nasıl mı oluyor?
Konuyu değiştiriyorum, bir far paleti olsaydım hangi renklerden oluşurdum bilmiyorum, diyorum. Far paletlerine dair en sevmediğim şey her birinin önceden belirlenmiş, sayısı belli, birbirine yakışacağı varsayılan ton kısıtlamalarıyla geliyor olması.
1 far paleti = 1 tür göz makyajı. Sıkıcı.
Bir de far paletlerinin yalnızca far paleti oluşunu hiç sevmiyorum. Mesela yanaklarıma sürebileceğim bir allık aynı zamanda gözüme far, hatta likit bir yapısı varsa, ve altına önce bir nemlendirici sürersem, dudağıma ruj bile olabiliyor. Yine metaforu kurayım derken konudan uzaklaşıyorum.
Hiçbir zaman onlar gibi olamayacağımı, ondan da öte, olmak istemeyeceğimi kabulleniyorum. Böyle yazmışım defterime. Gözlerim doluyor. İzin veriyorum. Gözlerim doluyor. Sağ elimi saçlarımdan arınmış ensemle kavuşturuyorum.
Başka bir gün. Oturuyoruz. Bu sefer karşılıklı. Çok da büyük olmayan bir odanın iki ucundayız. Sana bakıyorum. Gözlerim doluyor. Gözlerimi senden ayırmıyorum. Gözlerim doluyor.
Başka bir gün. Kafamı çeviriyorum, boy aynasıyla bakışıyorum. Altı ay önce ne olmuştu veya altı yaşımdayken de böyle miydim? Yaralarım artık kendi kendilerini sarıyorlar, ben izliyorum. Gözlerim doluyor. Gözlerimi benden ayırmıyorum. Gözlerim doluyor. Taşıyor bu sefer. Genelde ilk yaş hep sol gözümden.
Bir far paleti olsam, herhalde böyle bir far paleti olurdum diyorum. Ben ile sen arasında gidip gelen, zamansız, her bir yana çekiştirilerek genişleyen yüzeydeki tüm bizlerdeki benler ve senleri gören, öznesiz, onlardan gözlerini ayırmayan, gözlerini onlarla süsleyen, nerede ve nasıl geldiğine göre rengi değişen gözyaşlarından oluşan bir far paleti. Nesnesiz.
Başka bir gün. El ele yürüyoruz. Gitmemiz gereken bir yer var, fakat bu yer ve bu gereklilik neyse ki sadece bugün için geçerli. Yarın başka bir yerde olacağımızı biliyorum, bu sebeple de yürümeye devam edebiliyorum. O başka yerde, ceplerimizde tıpkısının aynısı iki anahtar, ilk önce hangisi vardı, hangisi anahtarcıda bir kopya olarak sonradan yaptırıldı, bilmiyorum. Anahtarlar da hayal meyal hatırlıyor.
Aslında ben, yüklemin kendisiyim. Ağladığımda işte ben, anlatmıyor, ağlıyor oluyorum aslında. Ağladığımda ben, soru sormuyor, ağlıyor oluyorum. İşte aslında ben ağladığımda, doğru yerde oluyorum.
Yine de şu an nerede olduğumu sorsanız söyleyemeyebilirim. Belki bundan bir sene önce, belki bundan iki paragraf sonra, belki de yanlış gösterdiğini hesaba katarak okumam gereken saatin son üç dakikasının içindeyim.
Ne önemi var.
Büyüdükçe biraz
böyle oluyor.


