yaz
Byproduct*48
İnsanın delirmesi için deliliğe kapı aralayan olaylar kadar o kapılardan içeri girip yürünebileceğinin mümkün olduğunu insana gösterenlere de ihtiyaç var. Sanırım dostluk bu demek. Kendin olma yolunda yürürken, kapıların eşiğine geldiğinde, aklına gelip güç aldığın insanların varlığı.
Defterime böyle yazdım bu kayalarda otururken.
Son haftalarda taşlar, trenler, otobüsler, dar sokaklar, istasyonlar ve hiç tanımadığım yerler ve insanlar evim oldu. Çantamda peştemalım, su şişem, kulaklığım, çizim defterim, kalemlerim, güneş gözlüğüm, bazen bir şeftali ve artık bataryası bozulmaya başlayan telefonum bana eşlik etti.
Şimdi yukarıdaki paragrafın ardından bir zaman geçti. Üzerine yatılan daha fazla taş, beraber pişirilip paylaşılan daha çok sofra, güçlü bir rüzgarla tanış olmak, tanımadığım daha fazla insanla beraber sabahları akşam etmek, ilk defa geldiğim bir köy, bu yazın en güzel anlarını birbirine bağlayan üstsüz güneşlenme denemeleri, ev yapımı cevizli baklava, reyhanlı kayısılı vanilyalı dondurma, ellerimle yoğurduğum kapari turşulu kırmızı lahana salatası, son günlerde yediğim tabakları tarif etmeye çalıştığımda aklım Güneşhamağı’na gidiyor. Mayıs Rukel’in Nisan 2026 baskılı romanı da son haftalarda bana eşlik ediyor.
İlk iki sayfası bağımsızlığını ilan etmiş -sanıyorum denizden çıktığımda ıslattığımdan- bu 512 sayfalık lezzet ve sihir yığınını gittiğim her yere taşıyorum. Rüzgarlı günlerde açıp okuması zor oluyor, fakat yanımda olması romanın ruhunu içimdeki güneşle bitişik tutuyor. Her mevsim olduğu gibi Eileen Myles da benimle beraber; Babakale’de geçirdiğim günlerde adını anıyoruz, Biella’da geçirdiğim günlerin sonuncusunda bir arkadaşına Eileen’e ulaştırsın diye verdiğim el yazısı notumu düşünüyorum. Aylar önce buraya yazmaya başladığım ama hiç bitirmediğim ve dolayısıyla göndermediğim bir taslağı düşünüyorum; Eileen’in kimyasalların yardımı olmadan, hayatın doğal akışında oluşan farklı bilinç hallerinde yazmayı çok sevdiğini ve bu anlamda benzer olduğumuzdan bahsetmeye çalışarak başladığım yazı şuan artık buraya sızıyor. Dün gece sabahladım. Ve şimdi kelimeler beni beklemeden dökülüyor. Düşünmek fiilinden geçici istifamı vereli haftalar, belki aylar oldu; önüme çıkan ve yolunu kestiğim tüm şeyleri içime katarak devam ediyorum.





Sabah karanlığında güneşin doğuşunu izlemek için buluştuk ve yola çıktık. Buradaki günlerimizin her birinden bir kişi sorumlu ve diğerlerine gün içinde yapmayı önerdiği şeyler aracılığıyla ev sahipliği yapıyor. Üzerinde yattığım taşlarda gözlerimi kapatma gafletine düştüm ve kısacık uykularımın her birinden uyandığımda iyi ki düşmemişim dedim. Düşsem ne olurdu da dedim ve bunu fazla düşünmemeye çalıştım. Ellerim ben uyurken dahi tutamaçları bırakmadı belki ama bir süredir kendimi olan bitenin akışına nasıl da bıraktığımı, düşmeye nasıl da izin verdiğimi ve düşüşümün tatlı hissinin yaz günlerime eşlik eden tüm şarkılarda nasıl da yer bulduğunu biliyorum. Yalnızca kulağıma güzel gelen şeyleri dinlemenin beni yankı odalarına kapatmayacağını, bilakis yankılandığım tüm yüzeylere bugüne kadar tanıdığım en barışçıl şartlarda sürtünebilmeme vesile olacak yegane şey olduğunu görüyorum.
Yeniden, yeniden ve yeniden başlayabilme olasılıklarını aynı anda hem yaratan hem de kucaklayan kollarım güneşin öpücükleriyle yeni bir renge bürünüyorlar. Şeftali tüylerim köyün dört bir yanında baş vermiş sarı otlar kadar sarardılar. Gönlümü hiçbir güç solduramıyor. Rüzgar her gün kulağıma yeni öğretiler fısıldıyor. Hiçbir şeye yabancı hissetmiyorum.
Paul B. Preciado’nun Dysphoria Mundi’sinden bir bölümü hep beraber sesli okuduğumuz gün burnum sızlıyor; bunca zaman bedenimin ev sahipliği yaptığı düğümlerin çözülüyor olması şöyle dursun, yürüdüğüm yolda ardımdan parlayan ışığın artık önümü aydınlattığını görüyorum. Bu yaz önce Cervo Nehri etrafı, sonra Güney Fransa kıyıları, şimdi ise Ege’nin en batı sahilinde üzerlerine basarak ilerlediğim taşlardan öğrendiğim gibi, temkin ve teslimiyeti aynı anda hissedebiliyorum adımlarımda. Engebeler, çıkıntılar, kesintiler ve dengede kalmayı zorlaştıran her şey yeni bir gerçeklikle kavuşuyor. İsimlerini usulca yere bırakıyorlar, suya karışmak üzere taşların arasında bir yerlere, ve yumuşayarak meydana getirdikleri yeni oluşumlarının içine beni de davet ediyorlar.
Çıplak ayak, kızarmış ekmek, günbatımı turuncusu, kaygan yosun, önü açık gömlek.


Önceki paragrafların üzerinden şimdi yine belli bir zaman geçti. Güneşhamağı bu esnada 118 sayfalık bir bölümünün bağımsızlığını ilan etti. Kopan ve kopmayan sayfaları, birbirlerine hali hazırda olduklarından daha yabancı hissetmesinler diye bir arada tutuyorum. Rüzgar bana gülüyor. Ben de etrafa gülüyorum. Pazarcının uzattığı peynir dilimlerini genzimden gelen haz sesleri eşliğinde yiyorum. Zeytin, ceviz, kurutulmuş dağ kirazı ve köy galetasıyla kahvaltımı ediyorum. Bu yazıyı bitirebilmek için daha ne kadar zamana ihtiyacım var diye düşünüyorum. Bir akşam zıplayarak dans ediyorum. İstanbul’un betonuyla dün akşam kavuştuk. Yaz hiç bitmesin istiyorum.
Deliliği, veya işte kendilik halini meşrulaştıran dostlarım artıyor da artıyor. Vedalarımızı bir daha görüşecek olduğumuz umuduyla yarım bırakıyoruz. Kimse başına ne geleceğini tam olarak bilmiyor. Ben başımıza hep birbirimiz gelelim istiyorum.
https://www.poetryfoundation.org/poetrymagazine/poems/146005/transmission
<3







...Ben başımıza hep birbirimiz gelelim istiyorum. ..... Güzel bir cümle... Ve yaz tatilinde yaşanan keyifli günlerin satırlara yansıması.... Güneş Hamağını da beyaz peyniri, zeytini de tadımlık olarak hissettik... Samimi satırlar için teşekkürler, tebrikler